in ,

Kurtarılmış Çok Sayıdaki Hayvana Babalık Eden ve Onlara Cenneti Yaşatan İş İnsanı, Mert Akkök

Çocuk sahibi olmak bir erkeği sadece baba yapar, babalık ise bundan çok daha fazlasıdır ve kutlanmaya değer olan da budur. İşte o insanlardan biri olan, çok sayıda kurtarılmış hayvana babalık eden iş insanı Mert Akkök ile hayvanları ve hayatı üzerine konuştuk. Samimi ve içten cevapları ile bakış açımızı genişletti.

Bursa doğumlu Mert Akkök 40’lı yaşlarında bir iş insanı. Uludağ Üniversitesi İktisat Fakültesindeki eğitiminin ardından bir süre yurt dışında yaşamış. Türkiye’ye döndükten sonra sağlık ve turizm sektörlerinde çeşitli işletmeler kurmuş. Mert Akkök aynı zamanda, vaktinin ve enerjisinin büyük kısmını sahipsiz ve evsiz hayvanları korumaya, kurtarmaya adamış bir gönüllü. İstanbul’un doğusunda Sabiha Gökçen Hava Alanı yakınlarında bir çiftlik evinde çok sayıda kurtarılmış hayvan ile birlikte yaşıyor. Sokaklardan ve ormanlardan kurtardığı köpekleri, bir atı ve çok sayıda engelli martısı ile birlikte keyifli bir hayatı var. Sosyal medyada hayvanlarıyla beraber yaptığı paylaşımlar oldukça ilgi görüyor. Çok sayıda kurtarılmış hayvana babalık eden Mert Akkök, dünyada cenneti yaşayan ve yaşatan bir insan. Baba olmak ile babalık etmek arasındaki farkın en güzel örneği. Sağlık açısından herhangi bir engel yoksa çocuk sahibi olmak isteyen her erkek baba olabilir. Burada kutlanmaya değer bir durum yoktur. Ama babalık, bundan daha fazlasına sahip olan yürekli ve güçlü adamların harcıdır.

Kurtarilmis Cok Sayidaki Hayvana Babalik Eden ve Onlara Cenneti Yasatan Is Insani Mert Akkok 14 e1624170022947

Aklınız kedinizde kalmasın: Kedi kısırlaştırma hakkında merak edilen tüm detaylar için ziyaret edin.

Bu adamların babalığı kutlanır ve kutsanır. İşte o adamlardan biri ve bizim gönlümüzde yılın babası olan Mert Akkök ile hayvanları ve hayatı hakkında konuştuk. Samimi, içten ve bir kadar da insanın bakış açınızı genişleten o röportaj…

“Hayvan Sevgim, Bedenime Ruh Üflenirken Başlamış.”

Öncelikle kendinizden söz eder misiniz? Ne iş yapıyorsunuz?
Sağlık turizmi ve ilaç sektörlerinde çalışıyorum. Sağlık hizmetlerinin uluslararası alanda pazarlanması konusunda aracılık, danışmanlık, organizatörlük gibi faaliyetler yürüten bir şirketim var. Müşterilerimin çoğu yurt dışındaki özel hastaneler veya sağlık sigortası şirketleri. Ayrıca yurt dışında (Irak’ta) bir ilaç şirketinin ortağıyım. Bu da sağlık sektöründe ama diğerinden bağımsız, farklı bir iş.

Hayvanlara olan düşkünlüğünüz ve ilginiz ne zaman başladı?
Hayvanlarla muhabbetim sanırım ben doğmadan önce, bedenime ruh üflenirken başlamış. Kendimi bildim bileli, bebekliğimden beri hayvanlara çok düşkünüm.

Çiftliğinizde kaç hayvanla birlikte yaşıyorsunuz? Bu hayvanlardan ne kadarını hasta veya yaralıyken kurtarıp tedavi ettirdiniz?
Cüsse olarak büyükten küçüğe doğru sayayım; 1 at, 13 köpek, 2 kedi, 2 kaz, 32 Martı ile beraber yaşıyorum. Bu hayvanların hepsi kurtarılmış hayvanlar. Hepsinin çok dramatik hikayeleri var. Çoğu yaşlı, hasta veya engelliler. Atım Reyhan dahil hepsini hasta veya bakıma muhtaç durumdalarken sahiplendim ve tedavi ettirdim. İçlerinden sadece Ganimet adını verdiğim dişi kazı parayla aldım. Çünkü erkek kazım olan Lazzio aslında bir yaban kazı, yani uçabilen bir tür. Onu ormanda köpeklerimi gezdirirken buldum. Uçamıyordu. Köpeklerimin ona zarar vermesinden korktuğum için hemen yakalayıp arabamın içine aldım ve eve getirdim. Köylü komşulara sorduğumda onun bir yaban kazı olduğunu, göç mevsiminde sürüden ayrılarak yerde kaldığını, büyük ihtimalle çok şişman olduğu için uçamadığını söylediler. Biraz zayıflatırsam kendi kendine uçup gideceğini, az yemek vermem gerektiğini anlattılar. Dedikleri gibi yaptım. Aylar geçti, Lazzio zayıfladı ve uçmaya başladı. Ama gitmiyor. Benim bahçemde kalmayı seçti. İki kez onu arabayla götürüp yakınlardaki bir baraj gölüne bıraktım, her defasında benden önce uçarak eve geri geldi ve bahçede beni karşıladı. Sanırım artık gitmeyecek. Çünkü 2 senedir, dört göç mevsimi geçirdi ama hala benim bahçemde yaşamaya devam ediyor. Bir süre önce Lazzio’nun yalnız kalmasına gönlüm razı olmadı. Ona bir eş olarak Ganimet’i satın aldım. Ganimet evcil bir dişi kaz. Uçup giden türden değil. Şimdi ikisi beraber güzel vakit geçiriyorlar.

“Hayvanlarımla Zaman Geçirmek Fedakarlıktan Değil, Bana İyi Geliyor”

İşinizden dolayı oldukça yoğun biri olmalısınız. Birlikte yaşadığınız hayvanlara nasıl vakit ayırabiliyorsunuz?
Evet işimden dolayı oldukça yoğunum ve sürekli seyahat ediyorum. Ama covid salgını döneminde hem işlerim çok düşük bir tempoda seyretmek zorunda kaldı hem de seyahatlerim tamamen durdu. Bu yüzden bir buçuk sene gibi uzun bir süre her günümü çiftliğimde, hayvanlarımla geçirdim. Bir hayvanın ömründe bu süre çok uzun bir dönem sayılır. Onların hayatlarının önemli bir kısmında onlarla beraber kaliteli zaman geçirebildiğim, dolu dolu anılar paylaşabildiğim için şükrediyorum. Yakında işlerimin tekrar hareketlenmesini umuyor ve diliyorum. Eskisi gibi olursa hayvanlarımın yanında daha kısa süreler kalabileceğim. Ama işim dışındaki tüm vaktimi onlarla geçirmeye devam ederim. Bunu onlara karşı bir fedakarlıktan değil, kendi ihtiyaçlarımdan dolayı da yapıyorum. Hayvanlarımla zaman geçirmek bana da çok iyi geliyor.

Hepsiyle İlgilenmek Zor Olmuyor mu, Bakımlarına Vaktiniz Yetiyor mu?
Çiftliğimde çalışan yardımcılarım var. Hem ev ve bahçe işleri konusunda, hem de hayvanlarımın bakımları konusunda bana yardım ediyorlar. Bu kadar çok işi tek başıma yapmam mümkün değil.

Hayvanlara bir arada olmak ve onlarla vakit geçirmek hayatınıza ve iş hayatınıza neler kattı? Bu artılardan söz edebilir misiniz?
İnsan veya hayvan diye ayırmadan sevdiğimiz “can”lar ile vakit geçirmenin bizi yenilediğini, yaşam enerjimizi yükselttiğini düşünüyorum. Kimi insan bu tatmini ailesiyle, çocuklarıyla vakit geçirerek alır. Ben bu enerjiyi, şevki, motivasyonu hayvanlarımdan alıyorum.

Bir arada yaşayan insanlar bir süre birbirlerine benziyorlar ya da benzer yanlarının ne kadar çok olduğunun farkına varıyorlar. Kendinize karakter olarak en yakın bulduğunuz hayvanınız hangisi?
Çok zor bir soru bu. Hepsinde benim karakterimden bir şeyler var. Bende de hepsinin karakterinden bir parça var. Zaten galiba sevgi böyle bir şey. Sevdiğimiz kişilerle birbirimize özellik alıp veriyoruz sanırım. Ama sanırım benim özelliklerimden en fazlası “Dut” adlı dişi köpeğimin karakterinde var. Dut benim gibi birazcık göbekli ama şişman değil, rahatına çok düşkün ama tembel değil, özel bir eğitimi yok ama çok akıllı bir köpek. Aynı zamanda çok iyi bir diplomat, diğer köpeklerin hepsiyle arası çok iyi. Bu kadar çok köpek bir evde olunca bazen aralarında kavga çıkıyor. Dut hiç bir kavgaya karışmadığı gibi diğer köpeklerin hiç biri de ona zıt gitmiyorlar. Evdeki diğer hayvanlara, bana ve evimize gelen misafirlere en yapılmayacak şeyleri hep Dut yapar ve sempatikliği ile tüm yasakları deler. Evet kendime karakter olarak en yakın bulduğum o. Ben de böyle biriyim 🙂

“Hayvanlarım Benim Sevgi Eksikliğimi Tamamlıyor.”

Son yıllarda hayvanlara gösterilen bilinçli ilginin çoğalması, insanın kendi yolculuğunda bilinçlenmesi ile ilgili olabilir mi! İnsan, kendini kaybettiği ve unuttuğu kötü bir rüyadan uyanır gibi ruhunun eksik parçalarını tamamlamaya çalışıyor olabilir mi? Ruhunuzun kayıp parçalarını bulduğunuzu düşünüyor musunuz? Hayvanlarınız hangi özellikleriyle sizi tamamlıyor?
Bu soruyu tam olarak anlamadım. Ama bunun sebebi benim “Ruh” ile ilgili inanışım olabilir.Ruh dediğimiz şeyin bir bütün olduğuna, hepimizin ana kaynaktan kopup dolaşmaya çıkmış parçalar olduğumuza ve ölüm dediğimiz şeyin ana kaynağa dönmek olduğuna inanıyorum. Bazı tasavvufi öğretiler, orada diğer parçalarla karışıp, hemhal olup sonra farklı yeni bir parça olarak yeniden yolculuğa çıkacağımızı söylüyor. Bu tarife göre benim ruhumun veya sizin ruhunuzun kayıp parçaları yok. Yani Ruh, bazı parçaları kaybolabilen bir şey değil. Akan bir su gibi bir şey. Ve hepimizin ayrı birer ruhu yok. Tek bir ruh var. Bizdekilerin hepsinin toplamı o. Benim inancıma göre “Tanrı” işte bu toplam ve kolektif ruhun adı. Affedersiniz biraz “felsefe” yaptım 🙂 Sorunuza geri döneyim; Hayvanlarım benim sevgi eksikliğimi tamamlıyor. Hepimiz (ruhlarımız) en çok sevmeye ve sevilmeye ihtiyaç duyuyoruz. Bence dünyadaki arayışımız da bu. Sevmek ve sevilmek için yaratıldığımıza inanıyorum. Birisini gerçekten sevdiğimizi veya birisi tarafından gerçekten sevildiğimizi hissettiğimizde hayatımızda ne çok şey değişir, nasıl mucizeler olmaya başlar öyle değil mi? Hepimiz buna defalarca tanık olmuşuzdur. İşte benim gibi insanların, hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin temelinde bu var. Onlarla aramızda çok saf ve masum bir sevme/sevilme ilişkisi oluşuyor.

Sizce hayvanların hepsi masum canlılar mıdır? Onları masum oldukları için mi seviyoruz?
Hayvanların hepsi ama hepsi, hatta yırtıcı olanları bile masum canlılar. İnsan bebekleri kadar masumlar ve hep öyle kalıyorlar. İnsan bebekleri masum doğuyor ama bazıları büyüdükçe masumiyetlerini yitirebiliyor. Yolsuzluk yapan siyasetçilerin, teröristlerin, katillerin, tecavüzcülerin hepsi dünyaya masum birer bebek olarak geliyorlar ve zamanla kötü yetişkinlere dönüşüyorlar. Ama hayvanlar hep masum kalıyorlar. Siz hiç rüşvet alan bir hayvan gördünüz mü? Uyuşturucu satan bir hayvan gördünüz mü? Kendi çıkarı için doğaya ve dostlarına zarar veren bir kuş, bir eşek veya bir ağaç gördünüz mü? Sofistike kötülük sadece insanlarda olan bir özellik..

“Bu Köyde İlk Tanıştığım Köpek, Kapanan Tavuk Çiftliğinde Terk Edilen Kangaldı.”

Sahiplendiğiniz hayvanlarınızla ilginç karşılaşma hikayelerinizde birini bizimle paylaşaır mısınız?
Bozo adını verdiğim bir ihtiyar kangalım var. Ben bu köye taşınmadan önce benim evimin yanındaki bina bir tavuk çiftliğiymiş ve Bozo o çiftliğin köpeğiymiş. Sonra çiftlik kapanmış. Bozo’yu da burada bırakıp gitmişler. Bir buçuk sene kadar kendi başına bu sokakta yaşamış, eski yuvasının yanından ayrılmamış. O kadar süre ne yedi ne içti, nasıl yaşadı hiç bilmiyorum. Ben buraya taşınır taşınmaz onu fark ettim.Bir deri bir kemik kalmıştı. Sağ arka ayağında kocaman bir tümör vardı, yürümekte zorlanıyordu. Ağzındaki dişlerin çoğu kırılmış veya dökülmüştü. Ona her gün yemek vermeye başladım. Birkaç gün içerisinde benim evimin kapısında yatmaya başladı ve bana alıştı. Onu arabama bindirebilecek kadar güvenini kazandığım ilk fırsatta hemen kontrole götürdüm. Röntgen filminde vücudunun çeşitli yerlerinde 8-9 adet saçma tüfeği mermisi olduğu görülüyordu. Ancak bu mermiler çok uzun süredir dokuların içerisinde kalmış, artık alınıp çıkartılması çok zor bir hale gelmiş. Ayrıca kanında “Ehrlichia” adı verilen bir kan paraziti tespit edildi. Kısacası korkunç durumdaydı.Uzun süre klinikte kaldı. Çok kapsamlı bir tedavi sürecinden sonra tekrar köye geldi. Veteriner en az 10 yaşında olduğunu söylemişti. Üzerine bir 3 senedir de benimle yaşıyor. Kangal ırkının ortalama ömrü 12-13 senedir. Bozo kendi türüne göre oldukça ihtiyar bir delikanlı. Hayatının son birkaç senesinde benim köpeğim oldu. Şimdi tamamen sağlıklı. İhtiyar olması dışında bir sorunu yok. İstediği zaman benim bahçemde, istediği zaman sokak kapımın önünde, istediği zaman da evin içinde salondaki büyük minderde yatıyor. Günün büyük kısmını uyuyarak geçiriyor. İlk günlerde ben diğer köpeklerimi ormana yürüyüşe götürdüğüm zaman Bozo da bizimle gelip yürüyordu. Ama son bir yıldır artık buna gücü ve hevesi yok. Dinlenmeyi tercih ediyor. Manda yoğurduna ve yumurta sarısına bayılıyor. Her gün bir kase yoğurt ve iki yumurta istihkakı var. Ama bunlar sadece atıştırmalık. Ayrıca gün içerisinde diğer köpeklere pişirilen tavuk boynu veya dana işkembesinden de mutlaka yarım porsiyon yer. Bozo martılarla ve kedilerle de anlaşıyor. Bazen arka bahçede martıların yaşadıkları yerde güneşlenmeyi tercih ediyor. Giderek daha hareketsizleştiğini ve bitkinleştiğini görüyorum. Yakında bana veda edeceğini biliyorum. Zor bir hayatın sonunda ona konforlu birkaç yıl yaşatabildiğim için şükrediyorum.

“Atım Reyhan Beni Gerçek Babası Sanıyor.”

Instagram’daki eğlenceli paylaşımlarınızdan gördüğümüz kadarıyla Reyhan ile oldukça güzel bir ilişkiniz var. Onunla ne kadar zamandır beraber yaşıyorsunuz?
Atım Reyhan bebekliğinden beri benimle beraber. Onu yaşadığım köyde hayvancılık yapan birisinden aldım. Kendisi iki buçuk aylıkken annesi uzak bir şehre satılmış. Reyhan’ı annesiyle beraber göndermemişler. Kendi başına yaşayacak kadar büyüdüğünü düşünmüşler. Ama Reyhan henüz anne sütü içmesi gereken zamanda olduğu için hemen hastalanmış. Onu yemle, samanla beslemeyi denemişler ama olmamış. Benim zor durumdaki hayvanları kurtarmaya çalışan bir hayvansever olduğumu bildikleri için bana geldiler. Onu kurtarmak üzere satın almamı istediler. Ben almasaydım büyük ihtimalle ölecekti. Köylüler İçin her hayvan ticari bir emtiadır. Zaten bu yüzden köylerde büyük baş hayvanlara “mal” denir. Ölecek olsa bile asla bedavaya kimseye vermezler. Reyhan da bu şekilde bir “mal”dı. Ama “sağ olsunlar” ona ve bana kolaylık olsun diye ticari değerinin altında bir bedelle bana sattılar. Ben onu kurtarmak üzere satın almış oldum. Çok zayıf ve ürkek bir taydı. Hemen araştırmaya başladım ve İstanbul’un başka köylerinden birinde yeni doğum yapmış bir dişi at bulup sahibinin izniyle o atın sütünden biraz alıp Reyhan’a içirdim. Sonra Eskişehir’de bir haradan at sütü tozu getirttim ve sulandırarak her gün biberonla Reyhan’a içirdim. Reyhan küçücüktü, orta boy bir köpek kadardı. Kucağımda uyuyordu. Galiba beni gerçek babası zannediyor. Onunla aramızda öyle bir bağ oluştu ki, tarifi mümkün değil. Reyhan şimdi iki buçuk yaşında bir genç kız oldu. Yeterince anne sütü almadan büyüdüğü için bağışıklık sistemi biraz zayıf kaldı ve atlarda sık görülen bir göz hastalığına yakalandıktan sonra bu hastalığı bir türlü atlatamadı. Şimdi iki gözü de az görüyor. Ama o çok mutlu ve biraz şımarık bir kız. Her sabah bana kendisini sevdirmeden güne başlamıyor. Ona müzik çalmamı veya yelelerini taramamı çok seviyor. Ben Reyhan’a flüt veya saksafon çalarken köpeklerin yanımıza gelmesini kıskanıyor ve onları kovalıyor. Çok sayıda köpeğin içinde büyüdüğü için bazı huylarını da köpeklerden aldı. Mesela büyük bir topu uzağa doğru attığım zaman Reyhan’da köpeklerle beraber o topun peşinden koşuyor. Ama alıp geri getirmeyi henüz hiç yapmadı 🙂

“Cins Olmayan Hayvanları Kimse Sahiplenmek İstemiyor.”

Yaralı ve hastayken kurtardığınız, tedavi ettirdiğiniz canları sahiplendirirken nelere dikkat ediyorsunuz? Yaşadığım bölgeye sürekli yaralı ve hasta hayvanlar terk ediliyor. Hemen hemen her gün evime giderken yol kenarına bırakılmış yeni bir yavru köpek veya yavrularıyla beraber bırakılmış bir anne köpek görüyorum. Bu artık benim normalim. Görmezsem şaşırıyorum. Ortalama haftada bir de yaralı veya hasta köpeklere rastlıyorum. Bazıları ölmek üzere oluyorlar. Bunların bazılarını, kendimce en acil gördüklerimi alıp veterinere götürüyorum. Bu konularda bana destek olan bir yardımcım var. Düzenli, full time olarak benim yanımda çalışıyor ve işi benim hayvan kurtarma faaliyetlerime destek olmak. Bazı gün ormanda besleme yapmama yardım ediyor, bazı gün yaralı bir hayvanı alıp veterinere götürüyor.
Tedaviden sonra bir çoğunu sahiplendirmeyi deniyorum. Ama o kadar azını sahiplendirebiliyorum ki. Yıllardır yüzlerce kedi ve köpeğe yuva bulmaya çalıştım. Safkan bir cins olmadığı sürece hiç birini kimse istemiyor. İsteyip alanlar olsa bile çoğunu kısa süre sonra barınaklara veya ormana geri bırakıyorlar. Bu konuda çok öfkeliyim. Hayvan sahiplenmek isteyen kişilerin sadece cins köpek ve kediler konusunda aşırı istekli olmaları, cins olmayan ırklar konusunda ise duyarsız olmaları beni çok üzüyor ve uzun süren bu üzüntü öfkeye dönüşüyor. Cins bir köpek bulup sahiplendirmeye çalıştığımda ise onu talep eden kişilerin daha önce başka bir hayvan bakıp bakmadıklarına, kaç yaşında olduklarına, nasıl bir hayat yaşadıklarına, bu köpeği yıllar sonra hala beslemeye devam etmeye uygun olup olmadıklarına bakıyorum. Örneğin ormana çok sayıda pitbull ve benzeri köpek bırakılıyor. Bunların bir çoğu dövüştürülmüş veya damızlık olarak kullanılmış. Hemen fark ediyoruz. Biraz tedavi ve bakımın ardından çok güzel hayvanlara dönüşüyorlar. Sahiplendirmek üzere ilan yayınladığımızda hemen 19-20 yaşında çocuklar aramaya başlıyorlar. Birkaç sene sonra kendi hayatlarının nasıl olacağı bile belli değilken, bir köpeğin sorumluluğunu alabileceklerine inanıyorlar. Ben denemek için her defasında “O köpeği sahiplendirdik, size ormandan başka bir köpek verelim.” diyorum. Teklif ettiğim ikinci köpeğin cinsini soruyorlar. Herhangi bir özel cinsi olmadığını duydukları andan itibaren hemen kayboluyorlar.

“Hayvanlara Yardım Etmek İstiyorsanız, O Canları Sahiplenin!”

Sizce insanlar, bu toplumda tüm türlerle bir arada yaşama kültürünü yeniden oluşturmak için neler yabilir? Hayvanlara dolayısıyla da kendimize nasıl yardım edebiliriz?
İstemeleri yeter. Herkes mutlaka kendi çevresinde yardıma muhtaç birçok hayvan bulabilir ve herkes mutlaka kendi imkanları dahilinde yapacak bir şeyler akıl edebilir. Bunu istemek gerekir. Ama insanların çoğunun bu büyük sorunu görmezden gelmeyi seçtiğini gözlüyorum. Yardıma ihtiyacı olan hayvanları yok saymayı, bu konuyu düşünmekten kaçmayı seçiyor çok kişi. Ya da “nasılsa yapan birileri var/vardır” diye düşünmenin kolaycılığına sığınıyorlar. Ama sorunuza somut cevaplar vereyim. Sahiplenebilirler. Barınaklar ve sokaklar binlerce sahipsiz can ile dolu. Birini evimize, iş yerimize, apartmanımızın önündeki bahçeye veya iş yerimizin otoparkına, herhangi bir yere koyup güvenli bir yaşam alanı sağlamak, önüne günde bir avuç yemek koymak zor olmamalı diye düşünüyorum. Besleme etkinliklerine katılabilirler. Şehrin sokaklarında yaşayan kedi ve köpekler biraz daha şanslılar, karınlarını doyurmak üzere çöpleri karıştırmak, yağmurdan, soğuktan korunacak bir merdiven altı, bir kapı önü bulmak gibi şansları var. Asıl büyük açlık ve sefalet şehir dışına atılan hayvanların hayatlarında. İstanbul’un çöplüklerinde, şehir dışındaki ormanlık alanlarda, köy yollarında binlerce hayvan yaşıyor. Bunların ortalama ömrü bir sene. Hepsi büyük açlık, susuzluk, bakımsızlık içerisinde kısa süre yaşayıp ölüyorlar. Düzenli olarak o hayvanlara yemek götürmeye çalışan besleme grupları var. Bu grupların etkinliklerine katılmak her hayvan severin görevi olmalı diye düşünüyorum.

Şehrin Sokaklarında Toplanan Köpekler, Dağ Başlarında Ölüme Terk Ediliyor !

Sokakta yaşayan evsiz hayvanların yaşam koşullarını nasıl buluyorsunuz?
Sokak hayvanı derken şehrin sokaklarında yaşayan hayvanları kastediyorsanız onların yaşam
standartlarını oldukça iyi buluyorum. İstanbul’un bir çok semtinde sokak kedileri ve köpekleri için barınma, beslenme imkanları sağlayan gönüllüler var. Birçok ilçe belediyesi de bu konuda güzel şeyler yapıyorlar. Ama çoğu kişinin hiç bilmediği, hiç görmediği çok zor durumdaki sahipsiz hayvanlar konusunda aynı derecede iyimser değilim. Şehrin dışındaki ormanlık alanlara, köy yollarına, çöplüklere terk edilmiş binlerce hayvan (bunların çoğu köpekler) berbat durumdalar. Her gün yüzlercesi bu bölgelere bırakılmaya devam ediyor. Bu köpeklerin büyük kısmı şehir içinden belediyeler tarafından toplanan köpekler. Şehirde yaşayan birçok hayvansever birey iyi bir şey yaptıklarına inanarak mahallelerindeki köpekleri alıp barınağa götürmesi için belediyeden yardım istiyorlar. Belediyelerin o köpekleri daha iyi şartlarda bakılacakları bir yere götüreceğine inanıyorlar. Oysa ki belediye barınakları tıka basa dolu. Yeni köpekleri içeri alabilmek için ellerindeki köpekleri bir yere salmak zorunda kalıyorlar. Veya yeni topladıkları köpekleri kısırlaştırdıktan sonra şehrin dışında kırsal bölgelere bırakıyorlar. Ortaya korkunç sonuçlar çıkıyor. Bu köpeklerin büyük kısmı bırakıldıktan itibaren ilk birkaç hafta içerisinde ölüyor. Ya kendi aralarında kavga ederek birbirlerini öldürüyorlar, ya şehre dönmeye çalışırken otoyola çıkıp arabaların altında kalıyorlar ya açlıktan ve susuzluktan ya da hiç alışık olmadıkları yeni ortamdaki onlarca farklı hastalıktan birine yakalanıp ölüyorlar. Bu ortamda hayatta kalmayı başaran yüzlercesini ise ben ve benim gibi gönüllü bireyler ve topluluklar beslemeye çalışıyoruz. Şehirde yaşayan hayvanseverler bu köpeklerin durumunu görmedikleri için ya bilmiyorlar ya da bu korkunç gerçeği görmezden gelebiliyorlar veya umursamıyorlar. Ama bana inanın, ülkemizdeki sahipsiz hayvanlarla ilgili asıl büyük sorun şehirlerin sokaklarında değil. Ormanlarda ve çöplüklerde. Ben bu yüzden “sokak hayvanı” terimi yerine “sahipsiz hayvan” terimini kullanmayı daha doğru buluyorum. Çünkü benim her gün gördüğüm zor durumdaki hayvanların hiç biri bir ”sokak”ta değiller.

“İnsan Popülasyonu, Diğer Türlerin Hayatı İçin Tehdit.”

Tüm türler olarak bir arada, birlikte yaşamamız mümkünken neden yaşayamıyoruz?
Çok fazla insan var. Dünya, bu kadar çok insanı besleyecek kapasiteye sahip değil. O yüzden insanların sadece kendi yiyebilecekleri hayvanları aşırı çoğaltmaya, yiyemedikleri hayvanları ise yok etmeye devam edecekleri çok açık. Bu durumun negatif yöne dönmüş, tabiata zarar veren bir tür evrim olduğunu düşünüyorum. Artık en kalabalık etobur canlı biziz. Veganlık konusuna isterseniz girmeyelim. Ama biz insanlar bu kadar çok et tükettiğimiz sürece diğer etoburları rakip olarak görmemiz ve bizim yaşam alanlarımızdan yok olmalarını istememiz aslında bizim hayvani iç dürtülerimizin doğal sonucu. Bu dünyada insan nüfusu artmaya devam ettiği sürece ne balıkların, ne kuşların, ne de memelilerin bize yiyecek olmaktan başka şansları kalmıyor. Yiyemediğimiz her hayvanı yok edeceğiz, yiyebildiklerimizi ise kendi kontrolümüzde, bize bağımlı ollacakları şartlarda aşırı çoğaltacağız. Bu konuda hiç iyimser değilim. Sahipsiz kedilerin, köpeklerin, atların, kuşların durumu bundan yüz sene sonra çok daha kötü olacak. Büyük ihtimalle uzak doğuda olduğu gibi burada da onları yiyeceğiz ve yemek üzere çiftliklerde ürettiğimiz köpekler, kediler olacak. Yiyemediklerimizi yok edeceğiz. İnsan nüfusu azalmadığı sürece bunun aksi mümkün değil.Covid-19 salgınıyla da başa çıkmayı başardık. Bakalım tabiat ana bizim sayımızı azaltmak için bize başka neler yapacak?

“Martılar da Artık Kediler Ve Köpekler Kadar Zor Durumda”

Bizim için bakış açımızı genişleten güzel bir röportaj oldu. Teşekkür ediyoruz. Yaşam hakkına saygı konusunda eklemek istediğiniz son bir şey var mı?
Hayvanseverlere bir çağrı yapmak istiyorum. Lütfen martıların da sokak hayvanı olduğunu unutmayalım. Özellikle İstanbul’un en kalabalık sokak hayvanları olduklarını ve çok zor durumda olduklarını. En az sokak kedileri ve köpekleri kadar zor durumdalar. Açlar, Marmara denizinde avlayabilecekleri balık bırakmadık. Nesillerdir bizim çöplerimizle besleniyorlar.
çaresizler. Ben bu konuda yıllardır kendimce bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ama birlikten güç doğar. Bana destek olacak yol arkadaşlarına ihtiyacım var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kedi Asigi Babalar Ve Minikleri 7

Kedi Aşığı Babalar Ve Minikleri

Kediyi Defalarca Havaya Atarak Yere Dusurdugu Anlar Kameralara Yakalandi1

Antalya’da Bir Çocuk Kediyi Defalarca Havaya Atarak Yere Düşürdü!